Web sitemizde size en iyi deneyimi sunabilmemiz için çerezleri kullanıyoruz. Sayfamızı ziyarete devam ederek çerez kullanımını onaylamış olacaksınız. Gizlilik Politikası ve KVKK
YAPININ OSCAR'I "ALTIN ÇEKÜL" GERİ DÖNDÜ! www.altincekul.com
Halikarnas Mozolesi Açıkhava Müzesi

Halikarnas Mozolesi Açıkhava Müzesi

Mimarlık, giderek yalnız kendini anlatan ve kendini her gün yeni bir öykü, yeni bir anlatı kurmak, sürekli dikkat ve ilgi çekmek zorunda hisseden bir disiplin halini alıyor. Oysa yeni bir öykü kurabilmek için, önce belki yüzlercesini okuyup dinlemek ve deneyimlemek gerekiyor.

Kültür varlığı koruma alanları ve özellikle de arkeolojik alanlar üzerinde çalışmaya, bu alanlarda tasarımlar yapmaya başlayalı yaklaşık yirmi yıl geçti. Bu yirmi yıl zarfında çalıştığımız alanların doğal, toplumsal ve tarihsel verilerini araştırmayı, onların bugüne kalmış izlerini arayıp bulmayı ve bunları bir araya getirerek tasarımları bu izler üzerine kurmayı öğrendik. Öğrendikçe de başlangıçta hiç dikkat etmediğimiz, görmediğimiz ya da tasarıma ait bir veri olabileceğini düşünmediğimiz pek çok şeyi görmeye başladık. Böylelikle, bir yeri, bir sahneyi, yalnızca bize sunulduğu kadarıyla ve şekliyle değil, bütünsel olarak okumayı öğrendik.

Başlarda, bu detaylı okumaların ve karmaşık veriler üzerinde tasarım yapmanın, arkeolojik alanlara özgü bir durum olduğunu düşünüyorduk; arkeolojik bir alanın katman katman tarihsel veriden oluşması ve ilgili idarelerden uzmanlara kadar karışan görüşeninin çok olması normaldi. Oysa bir yeri, bir sahneyi, doğası, tarihi, kişileri ve yapıları ile bütünsel olarak okumaya alıştıkça, bunun sadece arkeolojik alanlara özgü bir durum olmadığını anlamaya başladık. “Boş” olduğu rahatlıkla varsayılıp geçilen bir yer bile aslında karmaşık bir doğal, tarihsel ve toplumsal topoğrafyaya sahipti. Mimarlık daha çok bu karmaşık verileri tasarıma ait veriler olarak görme ve işleme becerimizi arttırmakla ilgili idi. Yere ait ilk bakışta göze çarpmayan verileri belirli bir arka plan bilgisi ile bütünsel olarak anlamlandırma becerimiz arttıkça, giderek daha fazla veriyi görüp dikkate alabilir hale geliyorduk.

Kısaca; belli bir süre sonra, aslında her “yer”in kendine özgü bir “arkeolojisi” olduğunu kavramaya başladık. Mimarlık da böylelikle bizim için güzel, ilginç, yeni biçimler oluşturmak ya da sadece güncel durumda hâkim olanın beklentilerine yönelik seçilmiş birkaç soruna çözüm üretmek ve işleyiş önermenin; kısacası yapı tasarlamaya dayalı bir meslek olmanın ötesine geçti. Doğal ve toplumsal döngülerin insanın bireysel zaman algısını çok aşan bir zamansallığa sahip olduğunu, yapılı çevrenin de her öğesi ile ister istemez bu türden bir zamansallığa ait olduğunu farkettik. Bu da bizi, geniş zaman yayılı doğal ve toplumsal döngüleri, yapılı çevrenin bunlarla ilişkilerini, gelenekselcilik, bağlamsalcılık gibi stilistik indirgemeciliklerin ötesinde anlama çabasına götürdü. Mimarlık bizim için, bir tür arkeolojik araştırma yoluyla ortaya çıkarılan verilerin anlamlandırılması, görünür hale ve bir araya getirilmesi, bazılarının belirginleştirilmesi, bazılarınınsa dönüştürülmesi ile ilgili bir iş halini aldı. Anlamak için yeterli zahmet gösterildiğinde, bu geniş döngüler içerisinde, sevimsizleşmeden ve tahripkâr hale gelmeden de, kendine özgü bir anlatı kurmanın mümkün olduğunu gördük. Elbette bu çoğu zaman o yer için planlanan her ne ise, bunun anlamı, gerekliliği, sonuçları üzerine de daha kapsamlı ve uzun erimli düşünme, tartışma ve sorgulama zorunluluğu getirdi. Yapı yapmak, bir yapının nasıl şekilleneceğine karar vermek de, ancak bundan sonra, ya da bunlarla birlikte yapıldığında mimarlıkla ilgili olabilirdi. Yoksa kuru bir inşaat, çoğu zaman da yalnız ve tahripkâr bir nesne olarak kalıyordu.

Halikarnas Mozolesi Çevre Düzenleme ve Sergileme Projesi, işte bu deneyimler doğrultusunda 2018 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı, Muğla Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü için hazırladığımız bir proje. Konumuz, Bodrum Limanı merkezinin 200 metre kuzeyinde yer alan Halikarnas Mozolesi. Mozole (mausoleum), adını yapıyı kendisi için inşa ettiren yerel kökenli Pers Satrapından alıyor; Mausolus.

Bugün ilk bakışta, antik Halikarnas Mozolesi’nden pek az iz kalmış yerinde. Buna rağmen, uluslararası ününden de kaynaklanır şekilde, yüz yılı aşkın zamandır arkeolojik kazıların konusu olmuş bir alan. Mozolenin tümüyle yıkılmış olması, yerindeki yokluğu bile, kendi başına bir başlık. Bu müphemliği, tam olarak bilinmezliği de aslında ününün bir parçası. Bugün de kendisine zaman zaman yüklenmeye çalışılan ve kendisi bir tehdit haline gelen aşırı turistik beklentilerin kaynağı, biraz da bu yokluk ve bilinmezlik.

HEKATOMNİD DÖNEM KARYA, MAUSOLUS ve HALİKARNAS

Mozolenin öyküsü antik Karya’da MÖ 4.yy’dan başlıyor. Savaşları, devasa taş yapıları, yapım teknikleri, toplumsal kabulleri açısından bir yönüyle bugünden oldukça farklı bir dönem. Bazı yönleriyle ise, insani ve toplumsal açıdan bugün de pek yabancı gelmeyecek kadar yakın.

Dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnas Mausoleum’una ve dolayısı ile kendisinden sonraki anıt mezarlara da adını veren Mausolus, MÖ 4.yüzyılda yaşamıştır. Babası Hekatomnos’dan sonra, Karya Satraplık hanedanı Hekatomnidlerin ikinci üyesidir. MÖ 6.yüzyıldan itibaren Anadolu’yu işgal eden Persler, yönetimleri altındaki her idari bölgeyi genellikle merkezden atadıkları ve Satrap adını verdikleri tiranlar aracılığı ile idare ederler. MÖ 4.yüzyılın başlarında Karya’ya atadıkları satrap ise farklı siyasi dengeleri gözetmek için alışılmadık şekilde Karya’lı bir aileden seçilmiş Hekatomnos’tur. Hekatomnos ve çocuklarından oluşan Hekatomnid Hanedanı, Karya’yı yaklaşık yüz yıl yönetmişlerdir.

Bu dönemde Karya büyümüş ve gelişmiş, büyük inşa faaliyetlerine girişilmiştir. Ancak Karyalılar, işgalci Pers güçleri ile işbirliği yaptıkları için kültürel olarak bağlı oldukları diğer İyon halkları tarafından ihanetle suçlanmıştır. Hatta Vitruvius MÖ 1.yüzyılda yazdığı Mimarlık Üzerine On Kitap’ta, kadın figürü şeklindeki sütunların, Karya’lıların sembolik olarak cezalandırılması amacı ile yapıldığını ve Karyatit olarak adlandırıldığını anlatır. Kronolojik olarak çok doğru görülmese de, bu kanı sonrasında oldukça yaygınlaşır.

Hekatomnos MÖ 377 yılında öldüğünde, Karya Satraplığına büyük oğlu ve hanedanın ikinci üyesi Mausolus geçer. Mausolus Karya’yı büyütmeyi amaçlayan saldırgan bir siyaset güder; başkenti Milas’tan kıyıdaki Halikarnas’a taşır. Bu aynı zamanda başta Halikarnas olmak üzere büyük bir inşa hamlesi demektir. Halikarnas’ın geniş surları ve pek çok yapısının yanında, yakındaki kutsal alan Labraunda’daki pek çok yapı da Mausolus döneminde yapılır, kent büyük anıt ve heykellerle süslenir.

Bu büyük inşa dönemi özellikle heykel ve mimaride ortaya çıkan, Dor, İyon ve Pers üslüplarını biraraya getiren ve “İyon Rönesansı” olarak adlandırılan belirgin bir üslubun doğmasına yol açar. Tüm bu atılım içerisinde, hanedan siyaseten aşırı güçlenmiş ve bu arada vergiler de giderek ağırlaşmıştır. Mausolus hem Karyalılar, hem de komşu kentler tarafından korkulan fakat pek de sevilmeyen bir figür olmuştur; bir kaç kez suikaste uğrar, ancak tümünden kurtulur.

Mausolus ayrıca, o güne dek Persler gibi doğu kültürlerine özgü olan, adına çok sayıda yapı ve heykel yaptırmak yoluyla “kişi kültü inşası”nı, batı dünyasına taşıyan ilk tiran olarak bilinir. Mausoleum bu anlamda, Mausolos’un mezarı olmanın yanında, Hekatomnid Hanedanı’nı insani düzlemden yükselterek “kutsal krallık” düzeyine yerleştirmeyi hedefleyen kurucu bir politik hamle ve pek yakında batıda İskender sonrası gelişecek imparatorluklar döneminin habercilerinden biri olarak da yorumlanır.

İşte bu dönemin ve büyük inşa hamlesinin başyapıtı Halikarnas Mozolesi, Mausolus tarafından kendisinin ve hanedanının, ölümsüzlüğünün ve kutsallığının sembolü olmak üzere yaptırılmaya başlanmış, kendi anıt mezarıdır.

MAUSOLEUM

Yapının inşasının, Kral Mausolus’un MÖ 353 yılındaki ölümünden önce bitirilemediği bilinmektedir. Ölümünden sonra, karısı ve kardeşi olan II. Artemisia’nın, kendi ölümüne kadar geçen iki yıl boyunca da inşaatına devam ettiği yazılı kaynaklarda görülmektedir. MÖ 351 yılından sonra ne kadarının tamamlandığı kesin olarak bilinmemektedir. Fakat buna rağmen sonraki yıllarda gerek boyutları ve alışılmadık mimari stili, gerekse donatıldığı çok sayıdaki süslemeleri ile önemli bir yapı haline gelmiş ve MÖ 2.Yüzyılda Sidon’lu Antipatros tarafından yazılan eserde, Antik Dünyanın Yedi Harikasından biri olarak kabul edilmiştir. Yapıldığı dönemde, limana giren bir yolcunun gözünde, gerek ana yapının gerekse üzerine oturduğu terasın hemen göze çarpan azameti ile hayranlığın yanında bir tür korku da uyandıran bir yapı olduğu tahmin edilebilir.

Kral Mausolus’un anısını yaşatan ve aktaran bu anıt mezar yani mozole, sahip olduğu heybetin ötesinde, arasında konumlandığı iki Akdeniz kültürünü temsil edişi ve Atina, Pers motiflerini birlikte barındırışı ile hükümdarlığın kozmopolit yapısının da sembolü olmuştur. Mozole mimari anlamda etkileyici bir çeşitliliğe sahiptir; büyük bir Pers bahçesi içinde yer alması, Likya tarzı terasları, İyonik Yunan tapınağını andıran kolonlu üst strüktürü ve Mısır piramitlerini çağrıştıran basamaklı çatısı bu çeşitliliğe örnek verilebilir. Kendisinden sonraki yapıları da etkileyen bu çeşitliliğin kökenleri ve bunların o dönem Likya’nın kendine özgü kimliğini oluşturmasındaki rolleri, halen dönemi inceleyen arkeologlar tarafından kapsamlı şekilde tartışılmaktadır. Yapının dört cephesini ise farklı kotlarda, çeşitli stil ve ölçeklerde yapılmış heykel ve frizlerin süslediği bilinmektedir. Bu süslemeler, Latin yazarlar Yaşlı Plinius ve Vitruvius’un yazdıklarına göre Scopas, Bryaxis, Tymotheus ve Leochares olmak üzere, 4 cephe 4 farklı Yunan heykeltraşı tarafından yapılmıştır.

Mausoleum’un Yıkılışı

Dünyanın Yedi Harikası listesinde bulunan diğer birçok yapı gibi mozole de yıkılmış ve yıkıntıları dahi neredeyse ortadan kaybolmuştur. Antik Çağ’dan Ortaçağ’a kadarki süreçte karanlığa gömülen bu yapının yeniden keşfi ise 1490’larda St. Jean Şövalyeleri tarafından olmuştur. Geçen yaklaşık 800 yıllık sürede depremlerden aldığı zararla, şövalyeler tarafından, zaten yıkılmış olarak bulunduğu düşünülmektedir. Mozole bundan sonraki 20 yıl boyunca sistematik bir şekilde sökülmüş ve yapı taşları, St. Peter Kalesi’nin (bugün Bodrum Kalesi olarak anılmaktadır) yapımı için kullanılmıştır. 16. ve 19. Yüzyıllar arasındaki dönemde de kalan birçok heykel parçasının da soyguncular tarafından çalındığı bilinmektedir.

Günümüzde kalede ya da kent içinde sonradan yapılmış yapıların duvarlarında mozolenin çeşitli kısımlarından taş ve süslemelerin malzeme olarak kullanıldığını görmek mümkündür. Mozolenin bulunamayan diğer parçalarının ise kalenin yapımı sırasında gereken kireci elde etmek için yakıldığı düşünülmektedir. 19. yüzyıla kadar geçen zamanda tekrar karanlığa gömülen mozole hakkında önemli bir çalışma yapılmamış olsa da zaman zaman Bodrum’a gelen ve Kale’ye giriş izni olan batılı ziyaretçilerin tuttukları raporlardan mozolenin kullanılan parçalarıyla ilgili bilgiler edinilmiştir. Uzun uğraşlar sonunda İngiliz bir grup araştırmacı, kalede bulunan bazı parçaların sökülüp sergilenmek üzere İngiltere’ye götürülmesi için izin almışlar ve mozolenin parçalarının British Museum’a taşınma süreci başlamıştır.

Alanda Arkeolojik Kazı Çalışmaları

Mozole alanında gerçekleşen bilimsel araştırma ve kazılar, 1848 tarihinde C. T. Newton’ın British Museum’u temsilen Bodrum’a gelmesiyle başlar. Aslen kalede bulunan birkaç friz ve aslan heykeli parçasını almak için gelen Newton, mozole alanını keşfederek arkeolojik kazılara başlamıştır. Mozole alanının üzerinde inşa edilmiş 8 yapıyı satın alarak yıktırmış ve arkeolojik kazıları 10 yıl kadar sürdürmüştür. Bu alandan çıkartılan 1738 adet irili ufaklı parça sergilenmek ve araştırılmak üzere İngiltere’ye götürülmüştür. Bunların arasında 25 metrelik Amazon Frizi, Mausolus ve II. Artemisa’ya ait olduğu düşünülen heykeller, aslan heykeli ve yapının en üstünde Quadriga’da yer aldığı düşünülen atlardan birinin başı en ünlü olanlardır.

Newton’ın 19. Yüzyılda başlattığı ilk kazılardan sonra, ikinci arkeolojik kazı projesi, başkanlığını Kristian Jeppesen’in yaptığı Aarhus Üniversitesi ekibi tarafından 1966-1977 yılları arasında sürdürmüştür. Bu kazılarda da önemli buluşlar yapılmış, mozoleye ait terasların izi, mezar odası ve antik merdivenler keşfedilmiştir. K.Jeppesen’in başkanlığındaki Aarhus ekibi, kazılardan ve araştırmalardan çıkan sonuçları altı ciltlik oldukça kapsamlı bir yayına dönüştürmüştür.

Uzun yıllara yayılan arkeolojik araştırmalar, mozolenin içerisinde oturduğu bağlam ile ilgili de bilgi sağlamıştır. Mozole, antik Halikarnas’ın Mylasa Kapısı’ndan Myndos Kapısı’na kadar uzanan ana caddesi üzerinde, yaklaşık 105m’ye, 240m boyutlarında devasa bir terasın üzerinde oturmaktadır. Temenos (kutsal alan) olarak adlandırılan ve ağaçlık bir bahçe olduğu tahmin edilen bu teras, Peribolos adı verilen büyük istinat duvarları ile çevrilidir ve bu alana Propylon adı verilen giriş yapısından geçilerek girilmektedir. Yaklaşık 32m’ye 38m plan izine sahip ve 48m yükseklikteki mozolenin ana yapısı, bu teras üzerinde hafifçe yükseltilmiş ve daha küçük ikinci bir teras üzerine oturmaktadır. Mozolenin ana yapısı, dört bir cephesi sütunlar, rölyefler ve heykellerle süslü, masif taş dolu bir kütledir. Mezar odası bu dolu kütlenin içerisinde, yer altındadır. Bu odaya yalnızca defin sırasında kullanıldığı tahmin edilen ve daha sonra toprak altına gömüldüğü düşünülen bir merdivenden ulaşılır. Günümüzde Turgut Reis Caddesi üzerinde bulunan mozole alanı, Danimarka’lı ekibin kazı çalışmalarını bitirmesinin ardından 1982 yılında düzenlemiş ve halkın ziyaretine açılmıştır.

Mozolenin fiziki özelliklerinin anlaşılmasında yardımcı olan önemli başka veriler de, Milas’da Uzunyuva olarak bilinen alanda yapılan arkeolojik kazılardan gelmiştir. 1994-95 yıllarında yürütülen yüzey araştırması ve 2000 yılında başlayan arkeolojik kazılar, bu alanın Halikarnas Mozolesine çok benzer ve daha erken başlanmış, yapımı yarım kalmış bir anıt mezar olduğunu ortaya çıkarmıştır. Uzunyuva, Karya’nın başkenti kıyıya taşınmadan inşasına başlanmış, Halikarnas Mozolesi’nin bir öncülüdür.

Mozolenin Çeşitli Rekonstrüksiyon Çizimleri

Tarih boyunca süren ününe rağmen, mozolenin somut yapısı hakkında kesin tarihi tasvirler son derece azdır. En temel tasvirler, MS 1. yüzyılda yaşamış Yaşlı Plinius ve Vitruvius’tan kalmış olanlardır. Bu tasvirlerin de ortak özelliği, yapının yalnızca genel özelliklerini belirtmesi ve daha çok mozolenin de ününü büyük ölçüde borçlu olduğu heykel ve rölyeflerin tasvirine eğilmiş olmalarıdır. Ayrıca her iki yazar da Mozole’nin kendisini görmemiştir. Bunlardan sonra gelen hemen bütün tasvirler, bu iki temel kaynağa dayanır. Mozole henüz ayakta iken mozoleyi görmüş ve görsel şekilde tasvir etmiş bir kayıt elimizde yoktur.

Günümüze kalan ilk çizili tasvirlerden biri 1521 yılında Cesare Cesariano tarafından yapılmıştır. Mozolenin neredeyse tarih boyunca bu kadar çeşitli tasvirinin ve rekonstrüksiyon çizimi denemesinin oluşu, somut maddi izlerinin yokluğuna bağlıdır. Yapılan bazı görsel tasvirler, mozoleden çok, yapanın hayal gücünü yansıtır. Ancak mozole alanında yapılan arkeolojik kazılarla birlikte daha somut veriler oluşmaya başlar.

Newton, kazılardan çıkarılan bulgulara dayanarak mozolenin belli karakteristiklerini gösteren rekonstrüksiyon denemeleri de yapmıştır. Fakat yeterli ve sağlam bulguların azlığı sebebiyle mozolenin rekonstrüksiyonu birçok akademisyen ve bilim adamı tarafından çalışılmış ve yayınlanmış, ancak her zaman bir tartışma konusu olarak kalmış ve kesin bir sonuca erdirilememiştir. Tarihi Yaşlı Plinius ve Vitruvius’un yazdıklarına ve St. Jean Şövalyeleri’nin kayıt altına alınmış betimlemelerine kadar dayanan mozolenin çizili tasvirlerinin günümüzde akıllarda en çok yer etmiş olanı, Kristian Jeppesen tarafından 1989’da çizilen versiyonudur. Kazı sonuçlarına dayanmasına rağmen, bu da herhangi bir şekilde kesinlik arz etmemektedir.

Yine de Mausoleum hakkındaki çalışmalar bu tarihte son bulmamıştır ve hala farklı akademisyenler tarafından çalışılmaya devam edilmektedir. Wolfram Hoepfner’in ‘‘Halikarnassos und das Maussolleion’’ adıyla çıkardığı son kitabında mozolenin farklı bir rekonstrüksiyonu ve yorumu görülmektedir. Yapılan detaylı kazı ve araştırmalardan sonra, mozolenin birbirine giderek yakınsayan mimari tasvirleri yapılabilmiştir, ancak detaylarda farklılaşmalar ve çeşitli rekonstrüksiyon denemeleri halen sürmektedir.

Mozolenin bugün için en etkileyici yönlerinden biri, tüm şöhretine ve arkasında yatan tarihe iz bırakma arzusuna rağmen, bugüne gelebilmiş neredeyse en önemli verisinin, yalnızca temel kazı alanından oluşan bir boşluk-çukur olmasıdır. Efsanevi ünü, biraz da tam olarak bilinemezliği ve hakkında yürütülmüş olan farklı araştırma, tahmin ve spekülasyonlara dayanır; yani aslında kendisinin somut yokluğuna.

ARKEOLOJİK ALANLAR ve TASARIM

Hemen her dönemde ve kültürde, arkeolojik alanlar, harabeler ve geçmiş uygarlıkların izleri, bazen basit anlamda definecilik, bazen de kendi ideolojik ve kültürel köklerini bulmak ve kurmak gibi farklı amaçlarla, ilgi görmüştür. 19.yüzyıldan itibaren arkeolojik alanlardaki faaliyetlerin, sistematik araştırma ve kazıya dönüşmesi, diğer bir deyişle arkeolojinin bir disiplin olarak ortaya çıkması ile arkeolojik bulguların ve bu alanların korunmasına dair ilkeler ve kuram da gelişmeye başlar. Ancak yakın zamana, 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar, arkeolojik alanlardaki genel pratik, kazı bulgularının belgelenmesi ve kitabi bilgi haline getirilmesinden sonra bulguların mümkün olan kısmının merkezi müzelere gönderilmesinin ötesine nadiren geçmiştir. Arkeolojik alanlar, müzecilik ve tarih yazımındaki hâkim dönem anlayışına koşut olarak, önce emperyal, sonrasında ise ulusal merkezi ve büyük müzelerin koleksiyonlarının temel kaynak alanı olmaya devam etmiştir. Bu yöntem, arkeolojik bilginin ancak müzecilik dolayımından ve süzgecinden geçerek insanlara ulaşması anlamına gelir. Doğrudan arkeolojik alan deneyimi, arkeolojinin erken dönemlerinde, pratik olduğu kadar teorik engeller nedeniyle de, kamunun geneli için düşünülmemiş ve üzerine eğilinmemiş bir alandır.

20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, arkeoloji kuramındaki gelişmelerle birlikte, arkeoloji bir “kazıbilim” olmanın ötesine geçmiş, arkeolojik alanlar da pek çok farklı disiplinin çalıştığı, topluma daha açık alanlar olarak görülmeye başlanmıştır. Arkeolojik alanların kazıdan sonra da korunması, bulguların da müzelere taşınmadan yerinde, kendi bağlamı içerisinde korunarak sergilenmesi, arkeoloji ve koruma alanında giderek daha çok destek bulan ve gelişen bir yaklaşım halini almıştır. Günümüzde, yeni bir araştırmanın konusu olan arkeolojik alanların, kazı esnasında ve sonrasında, ziyarete hazırlanarak korunması ve sergilenmesi, henüz kazı çalışmaları başlamadan planlanması ve düşünülmesi gereken bir olgu halini almaktadır.

Arkeolojik alanların korunması ve ziyarete hazırlanması, doğal olarak alanın mimari koruma ve tasarım açısından projelendirilmesini gündeme getirir. Buluntuların dış hava koşullarından korunması amacıyla yapılan yapılar, ziyaretçilerin deneyimlerinin zenginleştirilmesi için yapılan sergileme ve çevre düzenlemeleri bu projelerin başlıca bileşenleridir. Tüm bunlar alana yapılan mimari-yapısal müdahalelerdir ve her bir alanda kendine özgü olmak üzere, hem fiziksel korumanın, hem de görsel sunumun düzenlenmesi ve yapılan bu müdahalelerin de arkeolojik bulgulara zarar vermemesi beklenir.

Arkeolojik alanların korunması ve ziyarete hazırlanmasına dair erken örneklerde, sıklıkla sihirli bir formül arayışının izleri görülür. Tek bir mimari fikir ya da jest ile alandaki tüm koruma sorunlarının toptan çözülmesi arzulanır. Bunun için seçilen, dönemine göre çağdaş ve şeffaflığın temsili olan cam malzemenin, müdahaleleri yok gibi göstereceğine inanılır. Ancak yine erken dönemden başlayarak, hem Türkiye’de hem de dünyada arkeolojik alanların korunmasına yönelik son derece nitelikli örneklere de rastlanır. Bunlar genellikle sorunları basitleştiren klişe yaklaşımlardan uzak duran, alanı ve buluntuları detaylı şekilde analiz etmiş ve buluntularla ilişki kurmak üzere yoğun tasarım emeği verilmiş örneklerdir. Bu örneklerin bazıları, arkeolojik alanlar ve korumanın ötesinde, mimarlık literatüründe de haklı şekilde geniş yer bulmuştur. Uzun zamandır arkeolojik çalışmanın sürdüğü bazı alanlarda da, koruma ve sergileme çalışmalarının da zaman içerisinde geliştiği, bazen yinelendiği ve kazı süreci ile birlikte bunların da kendine ait tarihinin oluşmaya başladığı görülebilir.

Arkeolojik alanların çevre düzenlemeleri, koruma yapıları, sergi ve ziyaretçi servis yapıları ile birlikte ziyarete hazırlanması, deneysel ve toplumsal arkeoloji çalışmaları ile bütünsel olarak ele alınması bugün Türkiye’de de yaygın olarak gelişen bir uygulamadır ve farklı özellikler gösteren çeşitlilikte örnekler artmaktadır. Bu çeşitlilik içerisinde zaman zaman aşırılaşan turistik beklentilerle, arkeolojik alanlarda artık belli ölçüde yerleşmiş olan uluslararası koruma ilkelerinin sınırlarını aşan örneklere de rastlanmaktadır.

Diğer yandan Türkiye’deki koruma mevzuatı da bu yönde gelişmekte ve belirginleşmektedir. Gerek uluslararası ilkeler, gerekse Türkiye’deki mevzuat, çok sınırlı istisnalar dışında arkeolojik sitler içerisinde yapım faaliyetlerini kesin biçimde yasaklamaktadır. Bu istisnalar anastilosis (özgün buluntu malzeme ile ayağa kaldırma), arkeolojik koruma amaçlı önlemler ve ziyaretçilerin asgari servislerini sağlayacak yapılardır. Her koşulda arkeolojik alanlarda gerçekleştirilen bu yapım faaliyetlerinin, asgari ölçülerde kalması, yapılacak müdahale ihtiyacının açıklanabilir olması, buluntulara mümkün mertebe zarar vermemesi ve mutlaka elden geldiğince geri döndürülebilir şekilde tasarlanması beklenmektedir. Bu zarar vermeden geri döndürülebilirlik özellikle önemlidir. Tarihi uzun yıllara yayılan kazılarda, buluntuların yorumlanması, korunması ve sergilenmesine yönelik uygulamaların zaman içerisinde değiştiği ve yeniden yorumlanması gereksiniminin ortaya çıktığı sıklıkla görülmektedir.

ÇEVRE DÜZENLEME ve SERGİLEME PROJESİ

Halikarnas Mozolesi, yukarıda da değinildiği gibi hem Antik Dünyanın yedi harikasından biri, hem de dünya mimarlık mirası içerisinde çok bilinen ve anılan en önemli yapılardan biridir. Mozole bugün büyük ölçüde yıkılmış ve hemen hemen tüm öğeleri başta Halikarnas Kalesi olmak üzere çevre yapılarda devşirilerek kullanılmıştır ya da yok olmuştur. Mozolenin büyük terasının bulunduğu alan ise zaman içerisinde geleneksel Bodrum evlerinden oluşan bir konut dokusu ile kaplanmıştır. Newton 1850’lerde alanda kazıya başlarken, alan üzerinde bulunan 8 adet evi sahiplerinden satın alarak yıkmıştır. Kazıların yapılmış olduğu ve bugün de düzenleyeceğimiz alan yaklaşık olarak bu alandır.

Mozole arkeolojik alanı şu anda, yaklaşık olarak mozolenin inşa edildiği dönemdeki temel kazısının tamamlandığı ve inşaata başlandığı durumdadır. Ancak sınırlı sayıda özgün yapı parçasını, çukurun içinde ve etrafında kazılardan sonra, yerleştirildikleri yerlerde görmek mümkündür. Alandaki mevcut düzenleme ve sergileme, mozolenin ve özgün yapı bileşenlerinin fark edilmesini zorlaştırmakta ve algısal bir karmaşa oluşturmaktadır. Mevcut koruma önlemleri, koruma duvarları ve koruma çatıları fiziksel koruma açısından da yetersiz kalmaktadır. Kristal-litik tüf ana kaya malzemesinden oluşan mozolenin temel çukurunun yan cidarları, arkeologlar tarafından koruma amaçlı kuru taş duvar örme tekniği ile yapılmış olan duvarların arkasında kalmaktadır. Bu durumda hem mozoleden kalan özgün öğelerin algısı, hem de mozolenin bugüne erişmiş en önemli izi diyebileceğimiz kazı çukurunun algısı zayıflamaktadır.

Halikarnas Mozolesi Açıkhava Müzesi Projesi, mozole alanını bir açıkhava müzesine dönüştürürken, alanın ve buluntuların hem daha iyi korunacağı, hem de ziyaretçiler tarafından daha iyi algılanabileceği bir çevre düzenlemesi ve sergilemeyi amaçlamaktadır.

Temel Yaklaşım ve İlkeler

Projenin ana amacı, alanın ve mozole anıtının ziyaretçi tarafından daha iyi algılanmasının yanı sıra, arkeolojik buluntuların da uygun koruma önlemleri alınarak sergilenmesini sağlamaktır. Mozole antik dönemde yalnızca ana yapıdan ibaret olmayıp, platformlar, büyük teras-bahçe (temenos), teras duvarı (peribolos duvarı) ve giriş yapısı (propylon) gibi öğelerden oluşan bir çevre düzenlemesi ile kent içerisinde bir bütün oluşturmaktadır. Yeni hazırlanan çevre düzenlemesi de bu öğelerin yeniden yapımlar önermeden basit müdahaleler ile ziyaretçi tarafından algılanmasına yönelik olarak tasarlanmıştır. Mozolenin ana yapısının yokluğu ve bugün yerinde olan temel çukuru boşluk ise, mozole tarihinin bir parçası ve ondan kalan önemli bir bulgu olarak korunup, daha iyi algılanır hale getirilmeye çalışılmıştır. Kapalı mekanda korunması gereken az sayıda buluntu ve bilgilendirme işlevleri için ahşap strüktürlü ve temelsiz bir sergileme yapısı, giriş alanına temenosun dışında ise yine ahşap strüktürlü bir giriş yapısı önerilmiştir.

Bunlarla birlikte, Bodrum’da zaman zaman gündeme getirilen, mozole yapısının azametini vurgulayacak bir yeniden yapım ya da büyük terasın (temenos) tamamını kazarak ortaya çıkarma gibi maksimalist önerilerin tümünden uzak durulmuştur. Daha çok turistik beklentilerden kaynaklanan bu tür öneriler ve türevlerinin, iki yönlü büyük sakıncası vardır; birincisi mozole ve alanına, ikincisi ise kent olarak Bodrum’a vereceği zararlar. Mozole alanı açısından, büyük ölçekli yeniden yapım gibi yaklaşımlar, mozoleden kalmış en önemli özgün öğe olan temel boşluğuna ve kalan diğer öğelere kaçınılmaz olarak ve geri dönülmez şekilde zarar verecektir. Ayrıca mozolenin yıkım, söküm, yeniden keşif ve arkeolojik kazı gibi dönemleri de içeren tarihini ve bugün bile kesin olarak bilenemeyen birçok mimari özelliğini, sahte bir somutluk oluşturarak çarpıtmış olacaktır. Arkeolojik alanların ele alınışındaki güncel yaklaşımlar, ulusal ve uluslararası mevzuat açısından da bu tür öneriler, ilgili bölümde açıklandığı şekilde, artık kabul görmemektedir. Bu tür önerilerin bir diğer sakıncası da, bir kent olarak Bodrum’a vereceği zarardır. Bodrum bugün çok daha küçük ölçekli bir geleneksel yapı dokusuna sahiptir. Bu tür büyük ölçekli müdahaleler, mevcut dokuyu tahrip edeceği gibi, ilerisi için de son derece kötü örnek olma ve nihayetinde turizmi de kökünden tahrip etme riskini taşır. Arkasında Mausolus’un düşlediği türde büyük ve kutsal bir hanedan inşası hayali de olamayacağına göre, bu önerilerin tümünü yanlış yönlendirilmiş turistik beklentilerden kaynaklanan, anakronik öneriler olarak görmek gerekir.

Bunun yerine, Newton’dan bu yana kazıların sürdüğü alan, bugünkü Bodrum’dan antik Halikarnas’a açılan bir aralık olarak yeterli görülmüş ve alandaki bulguların korunması ve uygun şekilde sergilenmesine odaklanılmıştır. Taş Bodrum evlerinden oluşan dokudan alanda kalan küçük yapılar da, algısal olarak temenos alanından ayrıştırılmış ancak yeniden işlevlendirilerek korunmuştur.

Alanda önerilen tüm yapılar ve çevre düzenleme faaliyetleri, arkeolojik alanlar için ulusal ve uluslararası mevzuata uygun şekilde alandaki özgün bulgulara zarar vermeden ileride geri sökülebilir şekilde planlanmaktadır. Arkeolojik alan içinde inşa edilecek olan yapılar için derin kazı gerektirmeyen, sığ temeller düşünülmektedir. Proje başta “Venedik Tüzüğü-1964” olmak üzere, 27.06.2005 tarihli “Arkeolojik Kazılarda Ve Kazı Alanlarında Yapılacak Düzenleme, Restorasyon Ve Konservasyon Proje Ve Uygulamalarında Uyulacak Usul Ve Esaslara İlişkin Yönerge” ve “Arkeolojik Sitler, Koruma ve Kullanma Koşulları” ile 03.03.1998 gün ve 572 sayılı “I. ve II. Derece Arkeolojik Sit Alanlarındaki Örenyerlerinde Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması ve Sergilenmesi Yönelik Mekanların Oluşturulması” gibi ulusal ve uluslararası TC Kültür ve Turizm Bakanlığı mevzuatı esas alınarak ve I.derece arkeolojik sitin hassasiyetlerine uyularak çalışılmıştır.

Mozolenin bugün görülemeyen ana yapısı ve önemli heykel ve süslemelerine ilişkin ziyaretçilerin algısı için yeniden yapım gibi geri döndürülemeyecek teknikler yerine, canlandırma videoları, maketler ve arttırılmış gerçeklik (augmented reality) uygulamaları gibi arkeolojik alana zarar vermeyecek teknikler önerilmektedir.

Temenos (Teras-Bahçe)

Temenos, mozolenin konumlandığı ve kutsal alan sayılan büyük teras bahçedir. Antik dönemde bu alanın tam olarak nasıl kullanıldığı konusunda farklı çıkarımlar yapılmıştır. Bunlardan biri de bu büyük terasın Pers Mimarisi’ne özgün bir “Paradeisos-Cennet Bahçe” olarak düzenlenmiş olduğudur. Temenos’un sit sınırları içinde kalan kısmı bugün de ağaçlık ve yeşil bir bahçedir. Açıkhava Müzesi Projesi’nde de alanın ağaçlık bahçe niteliği büyük ölçüde korunmakta ve özgün çevre düzenlemesinin parçası olan mozole platformu, propylon, çukur ve mezar odası gibi öğeler de bu alanın içerisinde farklı tekniklerle korunmakta ve görünür kılınmaktadır.

Temenosu çevreleyen duvar (peribolos) izleri ve kalıntıları ise belirginleştirilerek, sınırları vurgulanmakta ve bu alanın ayrışması ve karakterinin ortaya çıkması sağlanmaktadır. Giriş ve arkeolojik kullanıma ayrılmış tescilli yapılar ise, temenosun dışında tutularak, sınır ve kutsal alana giriş duygusu güçlendirilmektedir.

Giriş Yapısı

Mozolenin Turgut Reis Caddesi’nde bulunan mevcut giriş, bu bölgenin alan için uygun nitelikleri taşıması nedeni ile konum olarak değiştirilmemiş, ancak gerekli fonksiyonları içinde barındıran, yeni bir giriş yapısı tasarlanmıştır. Alanın caddeyle sınırını oluşturan mevcut taş duvar korunmuş, fakat eski dar giriş daha kalabalık ziyaretçi gruplarının kolay ulaşımını sağlayabilmesi adına genişletilmiştir. Tamamen hafif ahşap konstrüksüyona sahip olan yapı iki kütle ve bunları bağlayarak girişi tanımlayan bir saçaktan oluşmaktadır. Bu kütlelerin çevrelediği boşlukta, sit alanıyla bütünleşmiş olan anıt ağaç Bella Sombra korunarak, etrafında bir bekleme-dinlenme avlusu oluşturulmaktadır. Gelen ziyaretçiler için bilet satış, sesli tanıtım, hediyelik eşya, kitap satış, wc, ve alan için gerekli teknik hacim güvenlik, mescid, personel birimlerini bulunduran yapı, antik mozole ile doğrudan bir ilişki kurmaması sebebiyle peribolos duvarı ve onun izi tarafından temenos alanından ayrılmıştır.

Peribolos Duvarı

Mozolenin içerisinde bulunduğu büyük teras bahçe (temenos), antik dönemde günümüzdeki sit sınırından çok daha geniş bir alanı kapsamaktadır ve peribolos duvarı bu alanı çevreleyen, kutsal alanı antik kentten ayıran önemli bir sınır görevi görmüştür. Şu an alanda peribolos duvarının temelinin bir kısmı mozole çukurunun kuzeyinde görünür haldedir. Fakat bu duvarın üst kotları yıkılmış durumdadır. Projede bu duvarın kısmen tamamlanarak ve izi belirginleştirilerek, kutsal alanı mozole ile doğrudan ilişkisi bulunmayan depo, lojman ve giriş gibi yapılardan ayırması planlanmıştır. Böylece temenos alanının sakin arkeolojik karakteristiğinin bozulmaması ve güçlendirilmesi hedeflenmiştir.

Platform-Koruma Saçağı

Antik dönemde mozole büyük terasın (temenos) üzerinde ve kuzey duvarına yaslı ve daha küçük bir terasın üzerinde yükseliyordu. Bu ikinci terasın zemini, temenosun zemin seviyesinden yalnızca 50cm daha yüksekti ve mozolenin ana yapısı, bu ikinci terasın yaklaşık ortasına oturuyordu.

Açıkhava Müzesi Projesi’nin önemli öğelerinden biri de, bu ikinci terasın izinde ve kotunda yapılan, ahşap strüktürlü ve en üst katmanı sıkıştırılmış toprak olan platformdur. Bu platform hem özgün platformun izini takip ederek, hem de ortasında mozole ana yapısının boyutlarındaki boşlukla, mozolenin boyutlarının, azametini ve mozolenin çevresi ile olan ilişkisinin ziyaretçi tarafından daha iyi kavranmasını amaçlamaktadır. Ortadaki boşluk, aynı zamanda mozole ana yapısının yokluğunu da vurgulamaktadır.

Mozoleden bugüne yerinde kalmış en büyük öğe, mevcut ana kaya içine oyulmuş temel boşluğudur. Ana kaya, oldukça yumuşak ve kırılgan yapıdaki bir kireçtaşı türüdür. Bu çukurun yan yüzleri, bugün koruma amaçlı örülmüş taş duvarların arkasında kalmakta ve görülememektedir. Yapılacak platform, bir yandan da bu kaya yüzeylerin üzerini örterek, koruma amaçlı duvarların kaldırılmasını ve mozolenin özgün temel kazı yüzeylerinin daha iyi korunması yanında daha iyi algılanmasını da sağlayacaktır. Başka bir deyişle platform, aynı zamanda mozolenin temel çukurundaki yumuşak kaya yüzeyler için bir koruma saçağı görevi görecektir.

Üzerinde yürünebilir olan bu platform, belli yerlerinde oluşturulan cam kaplı açıklıklarla altında bulunan önemli kalıntılarla görsel bir iletişim kurmayı da sağlamaktadır. Bu açıklıklar mezar odasına inen antik merdiven ve bundan daha eski olan güneybatı merdiveninin üstünde konumlandırılmıştır. Bunlar dışında mevcut durumda alt galerilere havalandırma sağlayan bacaların yağmura açık olması ve galerilerin yağmur sularından etkilenmemesi için yeni bir baca sistemi önerilmekte ve platform üstünde boşlukları bırakılmaktadır.

Mezar Odası ve Çukur

Halikarnas Mozolesi Kral Mausolus’un anısını yaşatmak için yapılan bir anıt mezardır. Aslında içi tamamen yeşil tüf taşıyla doldurulmuş olan bu yapı Mausolos için yaptırılan bir mezar odası boşluğuna sahiptir. Bu boşluk zemin kotunun altında ve mozolenin arka cephesinin bulunduğu yönde (güneybatı), üzeri sonradan toprakla örtmek üzere yapılmış bir merdiven ile zemin kotuna bağlanmaktadır. Bu merdiven yalnızca törensel gömü esnasında kullanılarak, sonra üzeri platform kotuna kadar toprakla doldurulmuştur.

Yapılan kazılar sonrasında bulunan kemiklerden bu merdivenin indiği yerde hayvan kurban etmek için kullanılan bir bölümünün de olduğu anlaşılmıştır. Merdiven ve adak yerinden sonra ise mezar odasına kadar sırasıyla; geçidi kapayan büyük blok taş, Kralın karısı II. Artemisia’nın lahdinin olduğu düşünülen koridor, giriş odası bulunmaktadır. Uzun yıllar içinde yıkıma ve soyguna uğramış mozolenin bu kısımlarındaki süslemeler hakkında kazılarda bir bilgi edinilememesine rağmen 15. yüzyılda St. Jean şövalyelerinin bazı betimlemelerine dayanan kesit ve görünüşler çizilmiştir. Fakat bilimsel olarak elde edilen en kesin bilgiler bu odaların boyutları, bazı malzemeleri ve detayları, özellikle de sahip olduğu su drenajı sistemidir.

Projede platformun çerçevelediği mozole boşluğunun içerisindeki bu mezar odasının temsili boşluğunu oluşturmak üzere yine ahşap konstrüksyonlu hafif çatkılı geri sökülebilir bir koruma yapısı önerilmektedir. Bu yapının üst kotu orijinal tavan kotunu ve teras kotunu aşmamaktadır. Antik merdivenin üstündeki cam kaplı boşluğu sayesinde ziyaretçi seyrine açılan platformdan boşluğa inen bir merdiven tasarlanmıştır. Bu merdiven sayesinde ziyaretçiler platformdan hem mozole boşluğunda bulunan yürüyüş patikasına ulaşabilecek, hem de mezar boşluğunun bulunduğu kota inip antik merdivenleri ve koruma yapısı içinde kalan mezar odasını görebileceklerdir.

Sergi Yapısı

Temenos alanında olan sergi salonu, alanın güneydoğusunda, parsel sınırında, mozole ve bağlamının bütünlüğünü kesintiye uğratmayacak bir konumda ve biçimdedir. Ayrıca yapı arkeolojik alanın içerisinde yer aldığı için, zemine asgari şekilde müdahale edecek şekilde tasarlanmıştır. Olabildiğince hafif olması için ahşap strüktürlü olarak tasarlanan yapı, sığ taş dolgulu gabion temeller üzerine oturtulmuştur. Böylelikle yapı zeminden kopartılarak, yapısal olan hafifliği görsel olarak da vurgulanır. Bu sistem sayesinde, gerektiğinde yapının temelleri de dâhil olmak üzere, kolaylıkla sökülerek bir iz bırakmadan kaldırılabilecektir.

Sergi ihtiyacının gerektirdiği boyutları aşmayan bu yapı, iki bölümden ve bir küçük giriş avlusundan oluşmaktadır. Bu bölümlerden biri mozolenin anlatımını güçlendirecek her türlü görsel ve yazılı anlatımı barındıran sergi salonu, diğer ise çeşitli video gösterimleri ve toplantılar amacıyla kullanılabilecek bir medya odası olarak tasarlanmıştır.

Bir bütün olarak sergi içeriği birbirini destekleyen altı ana düzen olarak düşünülmüştür:

  1. Sergiye giriş avlusunda konumlandırılan Mausoleum maketi ve farklı rekonstrüksiyon önerilerine ait görseller
  2. Sergi salonunda düzenlenen, Antik Halikarnas, Hekatomnid Dönem, Mausolos ve Mausoleum hakkında genel bilgi veren yazılı ve görsel anlatımlar
  3. Özgün cephenin farklı kısımlarından kalan işli parçaların bir araya getirildiği canlandırma: Anastilosis
  4. Diğer küçük özgün buluntu vitrinleri
  5. Video salonunda gösterilecek olan video ve canlandırmalar
  6. Çevre düzenleme ögeleriyle birlikte ele alınan arttırılmış gerçeklik noktaları

“Arkeolojik Kazılarda Ve Kazı Alanlarında Yapılacak Düzenleme, Restorasyon Ve Konservasyon Proje Ve Uygulamalarında Uyulacak Usul Ve Esaslara İlişkin Yönerge”ye göre, Anastilosis şu şekilde tarif edilmektedir:
“ANASTİLOSİS; Özgün yapıdan çeşitli nedenlerle yıkılarak dağılmış olan mimari yapı elemanlarının toplanarak yeniden bir araya getirilmesidir.”

Mevcut sergi yapısında, alana dağılmış halde olan parçalarla mozolenin 4 farklı cephe bölümünün kısmi anastilosisini yapmanın mümkün olduğu anlaşılmıştır. Bu bölümler aşağıdan yukarı doğru sırasıyla şunlardır;

A. Amazon Frizi’nin üstünde bulunduğu mavi kireçtaşından podyumun en üst kısmı ve beyaz mermerden
üst podyum
B. Beyaz mermerden üst podyumun en üst kısmı ve Pteron’un (sütunlu alan) başlangıcı
C. Entablature (sütunlardan sonra gelen üstyapı elemanları grubu)
D. Quadriga Kaidesi (dört at ve Mausolus-II. Artemisia heykellerinin üstünde durdukları platform)

Bu bölümlerden kalmış olan parçalar, işli ve değerli parçalar olmaları ve bütünlemede eksiklerinin çok olması nedeniyle, yerinde bir anastilosis yapılması mümkün değildir. Bu nedenle kalan parçaları sergi yapısı içinde koruyarak ve fazla ilave malzeme kullanmadan ayrı bir cep içinde bir anlatım kurulması öngörülmüştür. Anastilosis parçaları sergi içinde büyük bir önem arz ettiğinden, yapının kütlesi tasarlanırken bu bölüm özellikli bir cep olarak ayrıştırılmıştır. Salonun genel boşluğundan kopan ve kütlesel olarak ön cepheden çıkıntı yapan bu bölüm, hem anastilosislere çatıdan doğal ışık sağlamakta hem de düzenlemeye anlaşılabilecek ölçüde bir bakış mesafesi kazandırmaktadır. Parçaların mozoledeki orjinal konumlarını canlandıracak ve anlatacak olan bu düzenlemenin taşıyıcıları, her parça için özel tasarlanmış ve az görünür çelik aksamlar olacaktır.

Çevre Düzenleme Ögeleri ve Propylon

Mozolenin ve içinde bulunduğu alanın algısı, bahsi geçen ana elemanlar dışında bu elemanları izleyiş şekli ve bilgisiyle doğrudan ilişkilidir. Proje kapsamında düzenlenen gezi rotasını oluşturan patikalar, bu rota boyunca belli önemli noktalarda konumlandırılan bilgi panoları ve arttırılmış gerçeklik bakış durakları ve propylon yapısının canlandırılmış izi bu algının desteklenmesinde önemli bir rol oynamaktadır.

Antik çağlarda büyük bir kutsal alana girişi sağlayan anıtsal giriş yapısı anlamına gelen propylonun bir kısmı, yapılan kazılar sonucu mozole sit alanının kuzeydoğu sınırında bulunmuştur, fakat kalıntılar zemin altındadır ve günümüzde görünür halde değildir. Antik alanın bütünlüğü ve algısı için önem teşkil eden bu giriş yapısı, mozole ve temenosla ilişki halindedir ve alanın antik dönemdeki temel ziyaret akslarını belirler. Bu önemli yapının, bulunduğu konumdaki izi, zeminde belirgin kılınarak bir durak noktası oluşturulmuş, yapının ve bu aksların gelen ziyaretçilerce algılanması amacı ile yer düzleminde imlenmiştir.

Yürüyüş rotasını oluşturan patikalar sıkıştırılmış topraktan olup görsel karmaşa yaratmayacak şekilde sade ve geri dönüştürülebilirdir. Bu patikalara ilişik olarak, sergi salonu içerisine girmeyen ya da orijinal olmayan öğeler için, basit ahşap saçaklı sergileme elemanları oluşturulmuştur.

Alana girişten biraz sonra, platformun orta aksında platform ve yürüyüş patikası arasında kalan noktada bir durak tasarlanmıştır. Bu noktada, metal gravürden antik dönem Halikarnas Kenti’nde temenos ve mozolenin işaretlendiği bir maket yerleştirilmiştir. O dönemde mozolenin ön cephesine bakan ve gelen ziyaretçilerin Kral Mausolus’un heykeline saygılarını sundukları bu noktanın proje içinde işaretlenmesi önemli bulunmuştur.

Alanın iki önemli noktasında, ziyaretçilerin belli teknolojik araçlar ile mozoleyi izleyebilecekleri arttırılmış gerçeklik durakları tasarlanmıştır. Arttırılmış gerçeklik, belli cihazlar aracılığıyla, var olan çevre ve fiziksel elemanlarının, ses, görüntü, grafik, 3 boyutlu model ya da animasyonlarla zenginleştirilmiş görüntüleridir. Bu araçlar yoluyla mozole platformuna bakan bir kişinin mozoleyi olduğu konumda, antik çağda sahip olduğu düşünülen boyutları, heykel ve süslemeleri ile görmesi ve incelemesi sağlanacaktır. Mozoleyi anlamayı kolaylaştıracak bu araçlar ziyaretçilere var olanlar dışında alternatif bir bakış açısı sunarken arkeolojik buluntulara dokunmuyor olmasıyla alanın bütünsel algısının korunmasına hizmet edecektir.

Platform ile bütünlük algısı arttırılan ve dikkat çekilen Mausoleum, bahsedilen çevre düzenleme ögeleri ile birlikte ele alındığında arkeolojik alanın her noktasında sürekli bir ziyaretçi deneyimi ve az müdahale ile azami koruma sağlanması hedeflenmiştir.

PROJELENDİRME SÜRECİ

2017 yılının son aylarında üzerinde çalışmaya başladığımız proje, alanda ölçüm ve belgeleme çalışmaları, kütüphane araştırmaları ve az miktarda da olsa laboratuar çalışmalarının yanısıra, çoğu yerinde olmak üzere, alanında uzman danışmanlar, Muğla Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü ve Bodrum Müzesi yetkilerinin katılımı ile oluşan bir dizi toplantı ve tartışma sonucunda olgunlaştırıldı. Proje belirli bir aşamaya geldiğinde, henüz onaylanmadan, Mimarlar Odası Bodrum Temsilciliği ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın düzenlediği bir toplantıda halka tanıtıldı. 2018 yılı Temmuz ayında Bodrum Ticaret Odası’nda yapılan bu toplantıya konu ile ilgili pek çok kişi ve kurum katıldı ve proje etraflıca tartışıldı. Kamuyu ilgilendiren pek çok projenin, ancak tamamlandıktan sonra ya da daha çok inşa aşamasına geçildiğinde halka ve ilgililere açılmasını, organizasyonel olmanın yanı sıra mesleğimizin icrasına dair bir eksiklik olarak da görüyoruz. Bu toplantı bize, Bodrum’un kültür varlıkları ile ilgili tüm kişi ve kesimlerinin, konuya son derece hâkim ve duyarlı tavırlarını görme fırsatını da vermiştir. Bu toplantı için onay veren Kültür Bakanlığı’nın ilgili tüm birimleri, toplantıyı organize eden Mimarlar Odası Bodrum Temsilciliği ve katılarak değerli görüşlerini sunan tüm Bodrumlulara teşekkürü bir borç biliriz. Toplantıyı takiben, uygulama projeleri de tamamlanarak Muğla KVKK tarafından onaylanmış ve tüm detay proje ve dökümantasyonları ile birlikte, uygulanmak üzere Muğla Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü’ne 2018 yılının son aylarında teslim edilmiştir.

KÜNYE:

İşveren : TC Kültür ve Turizm Bakanlığı, Muğla Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü
Mimari Proje : Atölye Mimarlık- Didem Teksöz, H.Sinan Omacan, Bengisu Bilekli
Danışmanlar : Günkut Akın (mim. tarihi), Nur Akın (koruma), Olivier Henry (arkeoloji), Oktay Kargül (planlama), Nurten Kakıcı (peyzaj)
Statik Proje : Büro Statik, İlkay Ergüneş
Elektrik Proje : Enkom Elektrik, Belgin Pekcan
Mekanik Proje : Dora Mekanik, Fatih İlhan

________________________________________

Kaynak: Atölye Mimarlık

Yazının orijinaline buradan ulaşılabilir.